Foça (Son Kazılar Işığında)

28-12-16 hdomac 0 comment

İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ EDEBİYAT FAKÜLTESİ ESKİÇAĞ TARİHİ KÜRSÜSÜ

SON KAZILAR IŞIĞINDA PHOKAİA
(Mezuniyet Tezi)

HALDUN DOMAÇ
N.2566

İSTANBUL 1979

PLAN

ÖNSÖZ
BİBLİYOĞRAFYA
I. COĞRAFYA
A. Coğrafi yerleri, hudutları
B. Fiziki durum
C. İklim durumu
D. Sular

II. PHOKAİA ŞEHRİNİN İSMİ

III. TARİH
A. Şehrin kuruluşu,
B. Şehrin tarihi,

IV. KAZILAR
A. Açılan çukurlar ve sondajlar
B. Seramik ve küçük buluntular
C. Mimari eserler

V. SONUÇ

ÖNSÖZ

Tezimin konusu “SON KAZILAR IŞIĞINDA PHOKAİA”dır. Tezimin konusu gereği olarak daha çok son yapılan kazıları kendime kaynak kabul ettim. Ancak hemen şunu belirteyim ki, böyle tarihin akışı içinde son yıllara kadar her dönemde önemli rol oynamış bir şehrin geçmişinden, yani antik çağından bahsetmeden geçilemezdi. Bende kısaca şehrin özgeçmişinden bahsedip beni daha çok ilgilendiren kazılarına ağırlık verdim.
Bunu tezimden daha sonra faydalanmak isteyen arkadaşlarımın dikkatine sunarım.
Burada konumu bana veren değerli hocam Prof. Dr. Afif Erzen’e, çalışmalarımda bizzat yardımcı olan hocam As. Dr. Veli Sevin’e, ayrıca İngilizce tercümelerimde yardımcı olan Işık Beriker ile Almanca tercümelerimde yardımlarını esirgemeyen Semra Günay’a teşekkürü bir borç bilirim.

HALDUN DOMAÇ

BİBLİYOĞRAFYA
AKURGAL, E, “Foça Kazıları” Anatolia I 1956, s. 33-38
AKURGAL, E, Ancient Civilisations of Turkey, Ankara 1973
BEAN G.E. Aegean Turkey , London, 1966
BİLGİNSOY, A, E, Foça kazası Monografyası, İstanbul, 1945 “Lisans tezi”
BAYINDIRLIK BAKANLIĞI, Yapı işleri müdürlüğü İzmir ili yapı gereçleri ve yöresel koşullar, 1973
DARKOT, B, TUNCEL, M, Ege bölgesi coğrafyası, İstanbul, 1978
EVLİYA, ÇELEBİ, Seyahat-name XIV ( Çev. Zuhuri Danışman) İstanbul, 1971
HEREDOT, Hérodote Histoires, Livre I Clio Paris, 1946
İZMİR İL YILLIĞI, 1967
KEİL, J, “Phokaia” R, E, XX , (1941) , süt. 444-448
MANSEL, A, M, Ege ve Yunan Tarihi, Ankara, 1971
SARTİAUX, F, Eski Foça, Ege Turizm Cemiyeti yayınları, İzmir, 1952
ŞİMŞEK, Y, Foça’nın Coğrafi Durumu, İstanbul, 1973 “Lisans tezi”
STRABON, Coğrafya, ( Çev. Adnan Tekman), İstanbul, 1975
TARİH ANSİKLOPEDİSİ, “Garbi Akdeniz”
UZUNÇARŞILIOĞLU, İ, H, Osmanlı Tarihi, I, II, Ankara, 1972-1975
WEBER, G, “Trois Tombeauxx Arkhaiques de Phocée”
Revue d’Arohaeologie 3, s. 5, (1885), 129-138
Yazarsız, M. LAROUSSE, “Foça” IV, (1971), s.738

PHOKAİA

I. COĞRAFYA
A. Coğrafi yeri, hudutları
Foça kazası İzmir’in kuzey batısında olup, kuzeyinde Çandarlı körfezi, batısında Ege Denizi, güneyinde, İzmir Körfezi ve doğusunda Manisa Vilayeti ile çevrelenmiştir. Kaza merkezi Ege Denizi’ne doğru uzanmış bir yarımada üzerinde yer almaktadır. Kaza 25o, 42 – 26o, 58 doğu boylam ile 38o, 36 – 38o, 44 kuzey enlemleri arasındadır.
İlçe arazisini, Menemen ovasını Çandarlı ve İzmir Körfezi’nden ayıran sırtlarla Sapan dağının yamaç ve etekleri meydana getirir. Yüzölçümü 247 kilometrekaredir. İzmir’e 71 kilometrelik bir karayolu ile bağlı olan Foça İzmir -Çanakkale karayoluna 27 kilometrelik bir yol ile batıdan bağlanmakta olup, ulaşım bu karayolundan sağlanmaktadır.
B. Fiziki Durum
Foça kazası relief açısından bölgeyi ayıracak derecede yer yer farklar göstermez. Umumiyetle orta yükseltide tepelerle dalgalı bulunan kaza, yüksek dağ, ova ve yayla gibi çeşitli relief şekillerine sahip değildir. Gerenköy adı verilen bir ova mevcutsa da pek küçüktür. Bu görünüşten sonra Foça’yı güneyden sınırlandıran Gediz nehrinden başlayarak inceleyelim.
Gediz nehrinin bugünkü yatağının bulunduğu kısım, nehrin taşıdığı bol alüvyonlarla dolarak delta şekline gelmiştir. Bu kısımla İzmir arasında oldukça önemli bir saha denizden karaya mal edilmiştir. Gediz daha önceden güneyden İzmir Körfezi’ne dökülerek körfezi tehdit ediyordu. 1886 yılında nehrin akış yönü değiştirilmiş ve Foça Yarımadası’nın güneyine çevrilmiştir.
Gediz yatağından kuzeye doğru, Foça’nın tüflü ve lavlı tepeleri başlar. Bu tepeleri teşkil eden alanlar umumiyetle volkaniktir. Yer yer muhtelif renkte tüf ve lavlar sıralanmıştır. Foça’nın hemen birkaç kilometre güneyinde Hacıliman önünde kırmızı tüfler üzerinde sarkık vaziyette andezitler (eflatun, mor, sarı renkli dış püskürük bir taştır) mevcuttur. Foça Körfezi’nin önündeki burun ise istif edilmiş kırmızı tüfler, taş blokları ile kuzeye doğru meyillidir. Dik sahillerin diğer tarafında eski taş blokları mevcuttur.

Kasabanın ortasında bulunan Beşkapı Yarımadası aglomera(molozların çimento durumuna dönüşmesiyle oluşan kütle) ve sağlam volkanik tüflerden, büyük ve küçük deniz denilen koyların sahil kesimleri kumsaldan müteşekkildir. Koyların ve yarımadanın arkasında hafifçe yükselen arazi tamamen eski enkazla örtülüdür. Kasabanın ortasındaki tepeler lavlarla örtülü volkanik aglomera ve tüflerden ibarettir. Yükselti 380 metre olup buradan Gediz ağzı görülmektedir. Foça’nın önündeki ada grubunda Jeolojik yapı aynıdır.
Eski Foça ile yeni Foça arasında hafif renkli tüflerle, hafif tepeler ve çakıllaşmış kayalar görülür. Yeni Foça’ya doğru tüflerin üzerinde yüksekliklerde lav örtüsüne rastlanır. Yeni Foça’nın yuvarlak körfezinde, batıya doğru olan burnunda kırmızı ve beyaz tüflerin üzerinde diskordan (katmanların üst üste düzensiz bir şekilde sıralanması) vaziyette siyah tüfler bulunmaktadır.
Kuzeyde Çandarlı Körfezi kıyıları üzerinde birbirine benzer vaziyette trakitler (yanardağ kayalıkları arasında bulunan bir feldspat-mineral – grubu) sıralanmıştır. Bunlar bazı yerlerde yerlerini kalkere terk etmektedirler. Kalker tabakaları doğuda Hasan Dağı ile sınırlanmıştır. Ayrıca burada şunu belirtebiliriz ilk çağlarda bir ada halinde olan Bakkhion zamanla tepelerden inen alüvyonların etkisiyle karaya eklenmiştir. Bugün bir yarımada şeklindedir.
İlçenin kıyıları çok yerde girintili çıkıntılı olup, koy ve burunları çoktur. Kıyı boyunca yer yer adalar serpilir. Buradaki kayalar arasında bulunan Foça Limanı bir kilometre genişliğinde üç yanı çevrili önünde adaların serpili bulunduğu ( İncir adası, Fener adası daha kuzeyde Orak adası ) kuytu bir deniz girintisidir. Foça kasabası bu koyun güney ucundadır. Bunun hemen güneyinde Hacılar Limanı vardır. Kuzey kıyılarında Yeni Foça limanı (Yeni Foça bucak merkezi buradadır, son yıllarda buraya sadece Yenice denilmektedir. Nüfusu 1536’dır) Çanak Koyu, Horoz Gediği Limanı vardır. Bu Limanlardan bilhassa Foça Limanının tarihi değeri büyük olup, eski devirlerden beri gemilere uğrak olmuştur.

Deprem durumuna gelince, Foça en eski zamanlardan bu yana Ege kıyı deprem şeridine dâhil olup birinci derecede deprem alanı içindedir. İlk çağda (Bergama, Sardes, Milet, Foça) gibi bazı şehirlerin depremlerle harap olduğu ve bir kısmının toprak altında kaldığı bilinir. Ayrıca 23 Temmuz 1949’daki deprem Foça’da hafif hasar meydana getirmiştir.
C. İklim Durumu
Foça kazasında 13 yıldan beri faaliyette bulunan bir yağış istasyonu vardır. Foça’da yaz ayları gökyüzü bulutsuzdur. Kışlar ılık ve yağışlı geçer. Denizin tesiri gece gündüz sıcaklık farklarını azaltır. Mıntıka’da esen rüzgârlar Lodos, Poyraz ve İmbat’tır. Kış aylarında değişerek Lodos ve Poyraz yaz aylarında ise batıdan Ege Denizi istikametinden İmbat eser. Yağış durumuna gelince, Akdeniz iklimi hüküm sürdüğünden yazlar kurak geçer. Kışları ve Sonbahar’da yağış düşer. Bulutluluk Temmuz’dan Ocak ayına doğru artar.
D. Sular
Foça kazası akarsular bakımından fakirdir. Malaçayı ve Karaimam deresi adı verilen, kış aylarında yazın tamamen kuruyan bir iki dere varsa da en önemli akarsu Foça ile Menemen’i güneyden ayıran iki kaza arasında hudut teşkil eden Gediz nehridir. Gediz nehrinin tarihin akışı içerisinde yönünün değiştirildiğinden daha önce bahsetmiştim.
II. PHOKAİA ŞEHRİNİN İSMİ
Türkçe olarak Eski Foça dediğimiz yer, çeşitli dillerde çeşitli isimler, yani söylenişler almıştır. Phocaea, Phokia, Phocée gibi… Phokaia isminin anlamı hakkında bir iki görüş olmakla beraber genellikle, Phokaia isminin Yunanca Fok balığı anlamına gelmesi; önünde bulunan adaların Fok balığı şeklinde bulunması nedeniyle bu ismi aldığı belirlenir. Ancak yanlış bir tanımla Phokaia isminin silahsız, korunmasız anlamına gelen “Phoker” kelimesinden geldiği de söylenir. Phokaia paralarının bilhassa ilk çıkanlarının üzerinde Fok balığı resmi vardır. Bundan da anlaşılacağı gibi Phokaia ismi Fok balığından gelmektedir. Evliya Çelebi ise Orhan Gazi’nin askerlerinden Kara Foça ve Kara Koca’nın şehre kılıç ile girmelerinden dolayı buraya Kara Foça denildiğini bildirir.

III. TARİH

A. Şehrin Kuruluşu

Buruncuk’un (Eski Larisa) kuzeyinden iki mil sonra bir yol batı yönüne Eski Foça, Eski Phokaia sitesine döner. Geleneği göre Phokaia’lılar Küçük Asya’ya Atinalı Damos ve Philogenes adında iki liderin komutasında geldiler. Bu görüşü J. Keil, Felix Sartiaux ve G. E. Bean’de doğrularlar. İlk geldiklerinde Posit ve Knemis dağı civarına yerleştiler. Atinalı liderler öncülüğünde geldiklerinde, ülke İon göçmenleri arasında bölünmüştü. Şehrin yeri Kyme’lilerin elindeydi. Ancak Kymeliler bu toprakları önemsemiyorlardı. Bu nedenle Kymeliler’den izin alarak kentlerini kurdular. Sonradan bağışlanan Phokaia’nın bu günkü yeri Kymeliler’in topraklarından daha önemli oldu. Bu ahaliye hâkim olan İonlar Phokaialılar’ı müttefik saymak için İonya’nın işgalinde büyük emeği olan Kodros’un oğlunun soyundan kral seçmelerini söylemişlerdir. Buna uygun olarak Phokaia’lılar Erythrai ve Teos’dan kral seçerek İon birliğine katıldılar. Fakat bu efsanenin yanlış olduğu Phokaia’nın Phocis ile farz edilen bağlantısını açıklamak için sonradan ortaya atılmaktadır.
Şehir M.Ö. VII’nci yüzyılın ortalarında kuruldu. Daha ileride kazılar konusunda şehrin kuruluşu ile ilgili buluntulardan bahsedeceğim. İlk iskânı Teos ve Erythrai’den gelen İonlar yapmıştır. İonlar’dan önceki iskân dönemi hakkında kesin bir sonuç alınamamakla beraber, şehrin İonlar’dan önce Kymeli ve Aiol’ler tarafından iskân edildiği ileri sürülür. Burada elde edilen tek renkli kurşuni Aioleis seramiği daima çok renkli geç geometrik seramikle birlikte bulunmuştur. Bu buluntular İonlar ile Aiollerin Kymeliler’le birlikte oturduklarını gösterir.
Phokaia’lılar M.Ö. VII’nci yüzyıl ortalarından sonra hemen 50 kürekli gemiler inşa ederek Helenler içinde en uzun deniz seyahatini yaptılar. Bu seyahatlerin sebepleri şöyle izah edilir. Felix Sartiaux, “denizci bir halk oldukları için” der; J. Keil, toprakların verimsizliği nedeniyle gelirlerini ticaretle sağladılar ve bunun önemini anladıkları için Helenliler’den Naukratis’in de yararlandığı bir koloni kurdular, daha M.Ö. VII’nci yüzyıl ortalarından hemen sonra Helespont’da koloni kurduklarını belirtir, George E. Bean ise İonlar gibi serüvene meraklı idiler; bu nedenle deniz seyahatine çıktıklarına işaret eder. Ayrıca bir başka görüş Miletliler’le savaşacak güçleri olmadığından batıya gittiler der.

Phokaia’lılar yukarıda bahsettiğimiz gibi gemilere binerek Adriyatik ve Batı Akdeniz, Tirenyen denizi ve hatta Cadiz yakınlarında Tartessus’a kadar gittiler. Böylece pek çok koloniler elde ettiler. Phokaialılar’ın pek çok koloni kurduğunu belirtmiştik. Bunların en önemlisi olarak da şimdiki adı Marsilya olan Kassalia kenti kabul edilebilir. Bu arada ilginç bir masal anlatılır. Phokaialılar’ın bir kent kurmak ümidiyle Kassalia’ya geldiklerinde ülkeyi yerel bir lider olan Nannus yönetiyordu. Bu sırada Nannus kızını evlendirmek üzereydi. Düğüne Grek lideri de çağrılıydı. Geleneğe göre kızın, evlenmeye talip olanların bulunduğu odaya girip aralarından birini seçip ona bir şarap ve su tası vermesi gerekiyordu. Kız da rastlantı veya başka bir nedenle tası Phokaia’lı konuğa verdi. Nannus da bunu tanrıların hatası olarak gördü ve en iyi çözüm yolu olarak Phokaia’lıyı damatlığa kabul edip, ona Massalia’nın bulunduğu yöreyi vermeyi seçti. Burası M.Ö. 600 yılında Phokaia’nın kolonisi oldu. Akdeniz ile Ron vadisi arasında bulunan bu ticaret limanı hızlı bir gelişim geçirmiş büyük zenginlik ve refaha kavuşarak, Güney Fransa kıyılarındaki kolonizasyonun başlıca merkezi olmuştur. Burada kurulan kolonilerin en önemlisi olarak Nikaia (Nice) gösterilebilir. Ayrıca şu isimleri verebiliriz, Antipolis ve batıda Agata.
Phokaialılar İspanya’da Tartessus’a yaptıkları seyahatlerde buranın seksen yıllık kralı Arganthonius’un dostluğunu kazandı. Kral bunlara İonya’yı bırakıp kendi memleketinin istedikleri yerine yerleşmelerini bile teklif etti. Ancak bu teklifi kabul etmediler ve kralın sempatisinden cesaret alarak ondan Küçük Asya üzerinde tehlike olan Medler’e karşı savunmalarını temin için para yardımı istediler. Kral bunlara Phokaia surlarının tamirinde sarf edilmek için çok miktarda para yardımı yaptı. Tartessus’dan ayrılan Phokaia’lılar İspanya sahillerini takip ederek memleketlerine geldiler. Phokaia’nın etrafındaki 200 stad, yani 2500 Roma adımı uzunluğundaki suru sağlamlaştırıp, yükselttiler. Büyük taşlarla meydana getirilen bu surlar darlaştığı noktada Lampter denilen 1200 adım genişliğinde bir köşe vücuda getirmişti. Buradan bin adım uzunluk ile körfezi ortadan ikiye bölen topraktan bir dil denize doğru uzanıyordu. Herodot, Phokaia şehri surlarının kalın, gayet sağlam taşlarla yapmış bir duvar olduğunu bildirir. Fakat bu surlar bugün tamamen yok olmuş durumdadır.

Kentin Lydia krallığı ile ilişkileri konusunda pek açık olmamakla birlikte; M.Ö. 560 yılında sonra Kral Kroisos zamanında Lydia krallığının egemenliği altına girdiği kabul edilir.
M.Ö. 544 yılında Persler şehri muhasara etti. Kumandanları Harpagos oldukça kısa bir sürede şehir duvarlarını yıkmalarını ve sadece Pers kralı için bir ev bırakmalarını halktan istedi. Phokaialılar düşünmek için bir gün izin istediler. Harpagos ne yapmak istediklerini bildiğini söyleyerek lütuf olsun diye istenilen süreyi verdi. Ordusunu geri çekince kentliler taşınabilir ev eşyaları mabut ve çoluk çocuklarını elli kürekli gemilere bindirip Khios (Sakız) adasına doğru açıldılar. İranlılar(Persler) şehre geldiklerinde kimseyi bulamadılar. Phokaialılar Khios’a doğru yol aldılar ve Khioslulardan bir ada satın almak istediler. Ancak Khioslular kendilerine ticarette rakip olur diyerek Phokaialılar’a ada satmadılar. Bunun üzerine Korsikaya doğru yola çıkmaya kara verdiler ve orada kendilerine daha önce Arganthonius tarafından oturmaları için bağışlanan Alalaia şehrine hareket ettiler. Ancak yerleşmeden önce tekrar Phokaia’ya döndüler ve orada Harpagos’un bıraktığı muhafız kıtasını yok ettiler. Göçlerini durdurmamak için ant içtiler ve adetlerine göre kırmızı dereceye kadar kızdırılmış bir külçe demiri denize attılar. Bu demir tekrar görününceye kadar geri dönmemeye yemin ettiler. Bununla beraber Korsika’ya hareketten önce halkın yarısından fazlasını derin bir keder kapladı. Eski yurtlarına olan bağlılıkla antlarını bozarak Phokaia’ya döndüler. Yeminlerine sadık kalanlar ise yollarına devam ettiler.
Antlarına sadık kalanlar Korsika adasına gelerek Alalaia şehri ahalisiyle beş sene yaşadılar ve şehre mabet inşa ettiler. Fakat civarı yağma ettiklerinden Etrükslüler’le Kartacalılar, Phokaialılar’ın aleyhine birleştiler. Yapılan deniz savaşında çok zayiat verdiler. M.Ö. 540. Bu savaşta kırk Phokaia gemisi mahvolmuş, tayfaların çoğu da esir düşmüştü. Kartacalılar aldıkları esirleri karaya çıkınca taş atarak öldürdüler. Diğer Phokaialılar Alalaia şehrini terk edip Rhegiun’a geldiler. Sonra da Güney İtalya’da Alea (Velia) kentini kurdular. Bu kent hızla gelişti ve batıda Yunanlılar’ın en büyük kenti oldu. V’nci asırda Eleatik felsefe okulu burada gelişti. Bu okulda Zenon ve Farmenides gibi düşünürler hocalık yaptı.

Phokaialılar M.Ö. VI. Yüzyılın ikinci yarısında sürdürdükleri altın çağı bir daha yaşayamadılar. Para değerini kaybetti, basılmaz oldu. Phokaialılar M.Ö. 494 yılındaki Lade deniz savaşında İon’ların tarafını tutarak cesaretlerini gösterdiler. Bu savaşa Phokaia üç gemi ile katıldı. Savaşta Phokaia’dan General Dionysius komutan seçildi. Bu generalin verdiği ifade müttefikler üzerinde iyi bir tesir bıraktı. Ancak deniz kuvvetlerini tanzim için aldığı tertibat, deniz talim ve terbiyesi olmayan İonlar’ı yedi gün içinde yordu ve İonlar mırıldanmaya başladı, aynı zamanda savaşa üç gemi ile katılan Phokaialılar’la alay etmeye başladı. Bu durumda Perslerle yapılan savaş Khioslular’ın (Sakız) kahramanca verdikleri mücadelelerine rağmen başarısızlıkla sonuçlandı. Dionysios yeniden esaret devrinin başlamaması için düşmandan aldığı üç gemiyi de gemilerine katarak sahil boyunca önüne gelen ticaret gemilerini batırıp eşyalarını yağmaladıktan sonra korsanlığa devam etti, Kartaca ve Tirenyen gemilerini de avladı.
Phokaia M.Ö. V. Yüzyıl boyunca Attik Delos birliğine bağlı olup vergi ödedi. Fakat M.Ö. 412 yılında isyan edip birliği terk etti.
Phokaia daha sonra Romalılarla Suriye kralı Antiokhos arasında yapılan savaşlarda etkili rol oynadı. Suriye kralı oğlu Selevkos’u, Romalılar ve Bergama kralı Eumones II (M.Ö. 197-159)’nin saldırılarına karşı deniz mevkilerinin muhafazası için Aiolya’ya bıraktı. Phokaia’ya o zaman Eumenos II hâkim bulunuyordu. Ancak senatonun bağlı kalmasına karşı halk, koyduğu ağır vergiler nedeniyle Antiokhos III taraftarıydı. Hakikatten bir süre sonra Selevkos Phokaia’lı muhafızların kapıyı açmaları neticesi burayı ve yöresini ele geçirdi.
Romalılar M.Ö. 190 yılında şehri muhasara etti. Phokaialılar Antiokhos III tarafını tuttular. Roma donanmasına Praetor Emilyus kumanda ediyordu. Kumandan Phokaia’nın iki limanını zapt etti. Herodot’un hayranlığını belirttiği surlara arka arkaya hücum etti. Üç yüz yıllık surlar bu saldırılara mukavemet edecek güçte değildi. Ancak ilk hücumu püskürttüler. Kumandan Phokaialılar’a şehri teslim etmelerini, şehrin harap olmamasını teklif etti. Barış için öne sürülen koşullar düşünüldü. Antiokhos’tan da yardım gelmeyince Phokaialılar düşmanca davranılmaması koşuluyla şehrin kapılarını Romalılar’a açtı. Ancak Romalı askerler her şeye rağmen şehri yağmaladılar. Komutan bunlara engel olmaya çalıştı ve daha sonra surları tamir ettirip arazisini ve otonomisini verdi.

Antiokhos’un mağlubiyeti üzerine Aiolya kıtası Roma’nın müttefiki Bergama Krallığı ile birleştirildi. Bergama’nın son kralı Attalus III’ ün ölmesi ve şehri Romalılar’a vermesi üzerine kral hanedanından Aristonikos M.Ö. 132 yılında Roma’ya baş kaldırdı. Phokaialılar bir kez daha yenilgiye düşerek Aristonikos’u desteklediler. Romalılar bir kez daha bağışlayıcı değildiler ve Phokaia’yı yıkılmaya mahkûm ettiler. Ancak Massalialılar’ın ana vatana yardımı sayesinde tahrip olmaktan kurtuldular.
Romalılar Attalus III’ün vasiyetnamesi ile Küçük Asya’ya zahmetsizce sahip oldular. Böylece bütün bu havalideki şehirlerin olduğu gibi Phokaia’nın da egemenliği ortadan kalktı ve tarihleri Roma İmparatorluğu tarihi ile birleşti. Romalılar devrinde Phokaia şehrinde yeniden canlanma oldu.
Bizans İmparatorluğu zamanında Phokaia, surları yıkılmış bir kasaba haline gelmişti. Bununla beraber şehrin ehemmiyeti dolayısıyla buradan şap çıkartan Cenevizliler burayı bir kale ile takviye edip kendi operasyonları için üs olarak seçtiler. Ayrıca buranın piskoposluk merkezi olarak kullanıldığı bilinir.
Şimdi XI’nci yüzyıldan sonra Phokaia’yı bir gözden geçirelim. Kutulmuş oğlu Süleyman 1084 yılında vefat ettikten sonra onun emri altındaki kumandanlar başıboş kaldılar. Bunların içinde en önemlisi Emir Çaka idi. Emir Çaka, 1095 yılında Phokaia, Urla, Midilli, Sakız (Khios), Sisam yöresini zapt etti. Daha sonra Saruhan Beyliği kurulduğunda Saruhan Beyin Manisa yöresini de eline geçirmesiyle Phokaia’ya da hâkim olduğu bilinir. 1335 yılında Midilli ve Phokaia’daki Cenevizliler Bizans İmparatorluğuna muhalif cephe almışlar, bunun üzerine III. Andronikos donanmasıyla oraya gelmiş, Saruhan Bey’den yardım istemiştir. Saruhan Bey oğlu Süleyman ile memleketin yirmi kadar ileri geleninin Cenevizliler tarafından esir edilmesinden dolayı imparatorun teklifini kabul etti. Bizzat muharebeye iştirak ederek Cenevizlileri itaate mecbur etti.
Saruhan Bey, oğlu Süleyman’ın ölümüne üzülür ve 1345’te vefat eder. Yerine diğer oğlu Fahrettin İlyas geçer. Onun zamanında 1356 yılında Orhan Bey’in oğlu Halil’i İzmit Limanında bir deniz gezisi yaparken Phokaia Cenevizlileri, Phokaia’ya götürürler. Bunun üzerine Orhan Bey imparatora müracaat edip oğlunun kurtarılmasını ister. İmparator bunu Cenevizliler’den rica eder, ancak teklif reddedilir. Bunun üzerine imparator Yuannis Peleolog bir donanma ile Phokaia’ya gelir. Phokaialılar’ın müttefiki İlyas Bey’i bir takım vaatlerle kandırıp Phokaia’ya yardımdan alıkoyar ve Phokaia’yı karadan ve denizden muhasara eder.

Daha sonra olayların gelişimi şöyle devam eder. Osmanlılar’ın kardeş kavgalarından istifade eden Phokaia’daki Ceneviz koloni reisi, II. Murad’la bir anlaşma yaptı. Bu anlaşma gereği Phokaia madenler ve vergiler konusunda bir takım haklar elde etti. Buna mukabil Rumeli’ye kaçmış olan Mustafa Çelebi’yi takip eden II. Murad’a gemiler vererek onların Gelibolu’ya geçmesini sağladı. Daha sonra Phokaia’yı (1402) Timur vergiye bağladı. Timur sekiz ay Anadolu’da kalmış ve ülkesine dönmüştür. Nihayet 1414 yılında Cenevizlilere tabi olan diğer şehirler gibi Phokaia’da Osmanlı hâkimiyetini ve vergi vermeyi kabul etti.
Phokaia’daki şap madenlerini işleten Cenevizliler Saruhan Beyliği’ne bir miktar para vererek kalede oturuyorlardı. İhraç ettikleri şapları Avrupa piyasalarına sürüyorlardı. Phokaia Osmanlı hâkimiyetine geçince vergiyi Osmanlılara vermeye başladılar.
Fatih zamanında Gelibolu sancakbeyi ve donanma amirali Has Yunus Bey Cenevizlilerin elinden Phokaia’yı aldı (1455). Böylece Phokaia tamamen Osmanlıların eline geçmiş oldu. Phokaia’daki eski surlar tamir ettirildi ve Phokaia Manisa vilayetine bağlandı. Fatih buraya bir camii yaptırdı. Kanuni Sultan Süleyman devrinde mevcut tahkimat yeniden ve esaslı olarak değiştirildi. Kanuni döneminde Bakkihon adası burnu ile liman ağzında diğer buruna kaleler yapılmış toplar konmak suretiyle müstahkem bir mevki haline getirilmiş ve bir dizdar ağası tayin edilmiştir. Ayrıca Fatih’in Camii bu devirde tamir edilmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu devrinde Phokaia bilhassa tuz istihsal ve ihracıyla iktisadi bakımdan önemli bir liman olarak kalmıştır. Cumhuriyet döneminde tuz üretim ve ihracı Tuzla mıntıkasına kaydırıldığından Phokaia eski önemini kaybetti. Phokaia halen İzmir vilayetinin bir ilçe merkezidir.

IV. KAZILAR…
Her ne kadar konumuz gereği son kazıları ve buluntuları inceleyecek olsakta daha önce yapılan kazılardan ve bulunan eserlerden kısaca bahsedeceğiz.
1913 yılında Phokaia’da arkeolojik kazılar yapan Felix Sartiaux Phokaia şehrinde 14, Panaiye burnunda 1 olmak üzere 15 kazı yapmıştır. Şehrin ne derinlikte olduğunu anlamak için ilk önce Loutros methalini açmış, birinci odadan 1,50 x 2,30 ebadında tekne şeklinde bir mezar çıkmıştır. Ancak içinde ne kemik ne de eşya bulunamamıştır. Bu da buranın daha önceden yoklanmış olduğunu gösterir.
A. Açılan Çukurlar ve Sondajlar
Phokaia’da 1952 yılı Ekim ayında İzmir Müzesi Müdürü Hakkı Gültekin ile Ekrem Akurgal birçok sondajlardan sonra 1953 yılı temmuzunda kazılara başladı. 1952 yılı çalışmaları sırasında Aya Fotini Kilisesinin harabesi civarında açılan A çukuru ile kalıntılar aşağı yukarı sabit olduğundan çalışmalara Yusuf Boysal’ın da katılımıyla yarımada sahası dâhilinde üç ayrı noktada devam edildi. Yarımada da açılan araştırma çukurlarının üçü, 3-4 metrelik Osmanlı, Bizans, Roma ve Yunan devirlerinin döküntü tabakalarından sonra 6’ncı asrın ilk yarısından itibaren muntazam kültür katları vermiştir.
Yine 1953 kazılarında (C ) çukurunda 6’ncı asrın ilk yarısına ait tabaka hemen kaya üstünde bulunmuştur. Buna mukabil yarımadanın aşağı yukarı orta yerinde, açılan (D) çukurunda 6’ncı asrın ilk yarısına ait tabakanın altında daha iki yapı katı, aşağı yukarı berzah kısmına yakın yerde açılan (A) çukurunda ise siyah figürlü stil seramiği ile başlayıp geç geometrik seramikle temsil edilen ve yine kaya üzerinde kurulan bir mimari katına kadar gelen bir yerleşme tabakası tespit edilmiştir. Yarımadanın kuzey ucunda bir önemli yapı için düzeltilmiş platformun denize bakan eteklerinde yapılan araştırmada ise geç geometrik stil de seramik ihtiva eden döküntü tabakası meydana çıkmıştır.
Arkaik devirde Phokaia’nın sınırlarını tayin eden ve onun antik devirde bir ada mı yoksa yarımada mı olduğunu tespit etmek bakımından berzah üzerine tesadüf eden mezarlık kısmında açılan (B) sondajında 6’ıncı asra kadar giden Bizans seramiğinden daha eski kültür kalıntılarına rastlanmamıştır. 1,60 metrede bir kum tabakası elde edildiğinden berzahın bu noktasının Roma devrinde de deniz olduğu anlaşılmıştır.

Damaskoslu Nikolaos’un Nesidion yani adacık kısmı ile çağdaş olarak bahsettiği Lophos’u bulmak düşüncesi ile yarımadadan 700 metre doğuda bulunan Maltepe’de Nezih Fıratlı ile Ekrem Akurgal’ın yaptığı çalışmalarda buranın Roma ve Hellenistik çağında geniş iskân gördüğü fakat büyük bir ihtimalle arkaik devirde de yerleşmeye sahne olduğu anlaşılmıştır. Burada elde edilen renkli çanak çömlek bu mahallin en geç M.Ö. 6. asra ait kültür katları ihtiva ettiğine işaret etmektedir. Ayrıca Felix Sartiaux, burada yani Maltepe’de yaptığı araştırmalarda, yamaçlarda bir bağın içinde tekne şeklinde süs, kabartma ve yazılardan başka birkaç kemik ve küçük heykelcik parçalarını ihtiva eden bir kalker lahit bulmuştur. Felix Sartiaux kazı ve sondajlar neticesinde birçok mermer bloklar çıkartılmıştır. Bunlar eski ve tabanı mukavves büyük bir kapıya ait idi. Bu kapının dışında sağında ve solunda oluklu Korent üslubunda başlıklı sütunlar mevcut idi. Doğuda burun kısmını yer yer kapıda bulunan sütunlara benzer sütunlarla süslü bir mermer duvarın örtmekte olduğu anlaşılmıştır. Burada 18 parça bulunmuştur. Başlıcalar şunlardır, kapının sütunlarına istinat etmiş olan profilli bir sütun altı; kapı kemerine ait bir blok, büyük bir pervaz kenarı, üç kapı altındaki kaldırıma ait olan yedi büyük döşeme taşıdır. Araştırmalar Bakathanasi Myli tepelerinde devam etti. Burada Hellenistik devre ait buluntular hiç kazmadan suların aşındırması ve köylülerin açtığı hendeklerden çıkarıldı. Burada toprak kandil, eski çanak çömlek ve mezar kitabesi bulundu.
Felix Sartiaux’nun yaptığı çalışmaları Ekrem Akurgal tetkik etmiştir. Sartiaux Phokaia’da yaptığı çalışmaları 1921’de neşrettiği bir makalede anlatmaktadır. Biri 1914 ve 1920’de yaptığı sondajlar üzerine, diğeri 1913’de yaptığı sondajlar hakkında birbirinin aynı olan iki ayrı yazıda izahat vermektedir. Akurgal, 1913-1914 yılı sondajlarının umumiyetle Hellenistik ve Roma devrinden yukarı tarihlenebilecek ve Phokaia’nın ehemmiyeti ile ilgili olabilecek herhangi bir buluntu vermediğini, buna karşın 1920 çalışmalarında ehemmiyetli malzeme ortaya koyduğunu belirtir. Ayrıca Sartiaux, yarımada üzerinde yaptığı çalışmalarda Myken geometrik, şarkkári, arkaik, ion, siyah ve kırmızı figür stillerinde seramik bulunduğunu kaydetmekte fakat Akurgal bunlardan hiçbirine örnek verilmediğini elde edilen diğer malzemenin nerede bırakıldığının söylenmediği iddia etmektedir.

B. Seramik ve Küçük Buluntular

Yarımadada yapılan çalışmalarda Myken seramiği haricisinde, Akurgal ve Sartiaux’un ifadeleri birbirini doğrular. Akurgal’ın araştırmalarında bulunan eski Yunan seramik parçaları geç geometrik stil örneklerine aittir. Myken seramiğine hiç rastlanmamışsa da, eski bronz çağına ait birkaç şüpheli parça edilmiştir. Bunlardan daha ileride bahsedeceğiz.

Yarımadanın kuzeyinde bir umumi yapı veya daha büyük bir ihtimalle bir mabet için düz bir hale getirildiği şüphesiz olan kayalık platformun batı eteklerinde geç geometrik seramik parçalarıyla birlikte kurşuni renkli “AİOL” seramiği elde edilmiştir. Bu buluntudan şehrin kuruluşu kısmında bahsetmiştim. Phokaia’nın 7. yüzyıla ait devrinden elimizde henüz bilgi yoktur. Buna karşın yarımada da D çukurunda bol miktarda çıkan siyah figür tekniğindeki doğu Yunan seramiği ilk defa olarak Phokaia’nın tarihi önemi ile ilgili elde edilmiş vazo eseridir. Bu eserler arasında Mısır’da bulunmuş olan “Klazomen” nevi seramik mevcut olmayıp, eldeki öneklerin bir kısmı daha önce Bayraklı’da gün ışığına çıkmış olan ve bazı nevileri bir kısmı da henüz tanımadığımız Doğu Helen çeşitlerine aittir. Doğu Yunan seramiği ile karışık olarak önemli miktarda siyah figürlü Attika seramiği de bulunmuştur.

Ayrıca burada Athena mabedi civarında bulunan arkaik, klasik ve Hellenistik devirlere ait pişmiş toprak heykelcikler belirtilmeden geçilemez.

G. A. Bean 1913 ve 1920 de Fransız arkeolog Felix Sartiaux tarafından yapılan kazılar hakkında buluntuların birkaç çanak çömlekten ileri gitmediğinden bahseder.

Sartiaux’un bulduğu küçük eşya, para ve kitabeler ise şunlardır; Alelade topraktan vazolar, Hellenistik ve Roma dönemlerine ait kandiller, bronz iğneler ve toprak madalyonlar ve birde Romalı komedyacıyı temsil eden bronz bir Roma statüsü, rüşeym halinde Phtah’ı temsil eden toprak heykelcik ve Roma devrine ait küçük bir mermer baştan ibarettir.

Paraların dört seriden ibaret olduğu belirtilir. Elektrondan yapılan 1 santimetre kutrunda bir sikke, bunun bir yüzünde üreyen kanatlı bir aslan öteki yüzünde bir horoz kafası vardır. Bundan başka Hellenistik devre ait bir seri paralar; güzel bir bronz sikke ki bir tarafında Maximin I’in büstü öteki yüzünde kabarmış bir gemi yelkenini tutan bir Isıs Pharia timsali, ayrıca Kostantin’e ait bir seri sikke mevcuttur.

Felix Sartiaux’un, Phokaia’da bulduğu kitabelerde şunlar yazılıdır.

1. İmparator Hadrien’in üç satırlık mersiyesi
2. Kurtarıcı ve kurucu olarak vasıflandırılan, aynı imparatorun şan ve şerefini gösteren beş satırlık bir övgü
3. İki Phokaialı’nın annelerine ithaf ettikleri dört satırlık bir mersiye
4. Asklepios’a sunulmuş dört satırlık bir kutsama
5. Phokaia halkı namına imparator Mare-Aurel’e ithaf edilmiş on beş satırlık bir kutsama
6. Okunamayacak kadar silik olan bir yazı ile bir imparatora arz edilen kutsama
7. İsa’dan sonra ikinci asırda Phokaia’nın bir sofisti (zeki ve yetenekli kişi-Profesyonel Öğretmen) olan Flavios Hermokrates’e ithaf edilmiş uzun bir yazıt. Bu yazıt çok silik olduğu için okunamamıştır. Philostrate sofistlerin hayatı adlı eserinde bu zata çok ilgi çekici iki sayfa ayırmıştır.
8. Panhaghia Burnu’nda inşa edilen Bizans kilisesine ithaf edilmiş, bir Hıristiyan yazıtı
9. Panaia Burnunda Phokaia’lı iki kardeşin nezri
10. Yukarıda bahsedildiği gibi on dokuz satırlık büyük yazıt, bu yazıt Panaia Burnu’ndaki sondaj neticesinde meydana çıkmıştır. Bu yazıtta Gaios Phlaovios Loulios Doumisianos adında birisine senato ve halk tarafından yazılan bir ithaf yer alır.

Phokaia’da Felix Sartiaux’un bulduğu önemli eski eserler şunlardır; Osmanlı mektebinin önündeki sahaya dikilmiş ve o civarda bulunmuş iki mermer kaide, bunlar 1.35 metre yüksekliğindedir. Aynı zamanda 0,50 x 0,52 metre ebadında bir mustatil (dikdörtgen), bir ayak ve profillenmiş bir üst kısım arz ederler. Bunların arasında ve cephelerin birinde 0,73 x 0,45 metre ebadında çerçevelenmiş bir kitabe mevcuttur.

Kitabelerdeki yazılar okunmayacak kadar silinmiştir. Bunların birinde feylosof (filozof) olarak vasıflandırılan ve İsa’dan sonra ikinci asrın sonuna ait bir sofist olan, Flavios Hermokrates’in adı yazılıdır. Bu buluntuların pek çoğu Ekrem Akurgal’in de belirttiği gibi Roma ve Hellenistik devirlere aittir. Bu nedenle Phokaia’nın tarihini etkileyecek derecede önemli değildir.
Ayrıca burada bulunanlar arasında içinde kemikler ve değişik toprak vazolar bulunan ve mülk sahipleri tarafından ele geçirilen birtakım tezyinatsız ve profilsiz lahitler vardır. Bunların yanında Felix Sartiaux’un önemle bahsettiği mermerden arkaik bir aslan bulunur.

Bu aslan arka ayaklarının üzerinde oturmuş ve ön ayaklarının üzerine dikilmiştir. Çok harap olmuş ağzının etrafında yelesinin perçemleri seçilebilmektedir. Yelesi derin oyulmuş uzun çizikler şeklinde sırtının yarı yerine kadar uzanır. Bunun üslubu adalardaki aslanların ve bilhassa Leroux tarafından Delos adasında bulunanların aynısıdır. Bu taş aslan figürü bugün İzmir Müzesi’ndedir.
C.Mimari Eserler
Phokaia’daki mimari eserleri incelerken önce, daha evvel yapılan araştırmalardan bahsedelim. Bu bölgede Felix Sartiaux’dan başka G. Weber ve George E. Bean’da araştırma yapmıştır. Tabii biz bu kazıların yanında son kazıları yapan Ekrem Akurgal’ın buluntularından da bahsedeceğiz.
G. Weber burada yaptığı araştırmada üç büyük yapı (mezar) gördüğünü belirtir. Bunlardan birincisi Phokaia’ya şehrinin yarım adayı teşkil eden kuzey doğu yamaçlarında bulunan, Bean’a göre kılavuzsuz bulunması zor denizden 50 metre yükseklikte bulunan kalker blokların içinde kazılmış kesme taş bloklardan yapılmış oda mezardır. Kemerli girişten sonra yine taştan bir pasaja geçilir. Odanın karşısında sağlı sollu iki dolap vardır. İçeride arka arkaya iki oda mevcuttur. Birinci odanın tavanı bir dama şeklindedir. Yerler dışarıdan getirilip serpilmiş ince toprakla kaplanmıştır. Birinci odanın giriş kapısının karşısında duvarın ortasında ikinci odanın girişi vardır. İkinci odanın şekli birinci odanınkine uyuyor ancak ebatları değişiktir. İkinci oda girişinde sol tarafta bir kısmı gömülü bir lahit vardır. İki oda birbirine kemerli bir kapı ile bağlantılıdır. Mezar çok iyi bir işçilikle yapılmıştır. Yan duvarlarda en küçük bir çatlak yoktur ve bütün taraflar dümdüz ve gayet iyi yontularak düzeltilmiştir.
Aynı tepenin aksi yamaçlarında yüzlerce Yunan mezarı bulunmaktadır. Mezarlar burada Yunan kavimlerinin oturmuş olduğunu gösteriyor. Tarih kısmında bu konuya değinmiştik. Hatta bu mezarın birinin kapağı devrilmiştir ve modern şehrin yakınlarındaki bir derenin üzerinde köprü vazifesi görmektedir.

İkinci mezara Türkler Taşkule demektedirler. Şehrin beş mil doğusunda yer almaktadır. İlk bakışta köy kilisesini andıran bu mezar dikdörtgen kuleli görünüşlüdür. Ana döşeme 8,5 metre uzunluğunda, 4,5 metre enindedir. Bu tabanın üzerinde doğu ucunda aslında şimdi kırılmış olan bazı eşyaların bulunduğu dört basamakla çıkılan daha küçük bir yer vardır. Anıtın doğu yüzü hariç oldukça düzdür. Anıtın kuzey tarafında bir kapı bulunur. Bu kapı küçük bir giriş kapısına açılmaktadır. Sağda bir kapı ikinci ve hakiki mezar odasına açılır. Odaların iç görüntüleri ve tavanları diğer mezarlardaki gibi titizlikle yapılmamıştır. Mezar doğrudan doğruya zemine kazılmış bulunuyor. İkinci oda birinciden daha alçaktır. Binanın dış cepheleri içinden daha titizlikle yapılmıştır. Ancak herhangi bir süs veya kabartma yoktur. Güney cephesinin zeminle seviyesi yumuşak doğu kısmı ise merdiven şeklinde yontulmuştur. Güneydoğu cephesi çok işlemelidir, burada kat kat içeriye doğru oyulmuş bir pencere bulunur. Bu pencerede kendi içinden haç şeklinde dört kısma ayrılmıştır. Görünüşe göre üstte bulunan kare kulenin daha üstünde evvelce bir şey vardı. Zira tabanında koptuğu yerin izleri vardır. Bu mezar Hermus vadisinin karşısında tepenin yamaçlarında yapılmış Larisse’ye yakındır. Bu dikkate değer mezar hakkında başka bir bilgi yoktur. Uzmanlar büyük tarihi değerinden şüphe etmiyorlar ve genel stilinin Phrygia döneminin ilk anıtlarını hatırlattığını söylüyorlar. (M.Ö. 8. Yüzyıl) Bu zaman Phrygialılar ile Yunanlılar arasında iyi ilişkiler bulunduğu zamandı. Bu dönemde Kral Midas, Dalphi’ye ilk kurban adayan kraldı. Lidyalılar ve Perslerin müdahalesinden sonra İyonya’ya da Phryg etgisinin çok arttığı söylenebilir. Bu mezarın bu döneme ait olmaması için bir neden yok gibidir. Belki de Phokaia’dan bile eski olabilir.
Üçüncü mezara gelince bu mezar hakkında değişik planlar çizilmiştir. G. Weber’e göre mezarın iki kapısı vardır. İç kapı dışındakine göre daha güneyde kalmaktadır. Birinci odanın tavanı düz değildir, içe doğru meyillidir. İkinci odanın eşiği birinci odaya nazaran daha yüksektir. Birinci oda ise dışarıya nazaran yüksektir. İkinci odanın tavanı dibe doğru kuvvetli bir meyil yapmaktadır ve böylelikle fırına benzemektedir. Burada gömülü herhangi bir mezar yeri yoktur. Ancak iç odanın sağ kenarında boydan boya alçak bir duvar vardır. Bu duvar, üzerine ölülerin başlarını dayamak için yapılmıştır. İç duvarlar kabadır. Mezarın tümü hafifçe yassı bir kayanın altındadır.
Şimdi son kazıları yapan Ekrem Akurgal’ın bu eserler üzerindeki fikirlerini iletelim.

Ekrem Akurgal’in hafriyatının en önemli sonuçlarından biri önemli mimari parçaları bulmasıydı. Çalışmalar bugünkü orta mektep binasının bulunduğu yüksek ve üzeri düz kayalık platformda başladı. Orta mektep burada Yunan mabedi gibiydi. Burası eski yazarların bahsettiği gibi Athena mabedi için en münasip yer olarak gözüküyordu. Bu nedenle kazıya buradan başlandı ve ilk buluntu olarak kaya düzlüğünün kuzeyinde M.Ö. VI. asra ait ilk daire şeklinde akroter (Bir antik alınlığın tepesine ve iki köşesine yerleştirilen taş ya da pişmiş topraktan yapılmış süslüme öğesi) parçasıyla, üzerinde İon Kymation‘ları bulunan çeşitli sime (damga-işaret) parçaları elde edildi. Kaya düzlüğünün körfeze bakan batı kenarında ise bir kireç kuyusu ile bol miktarda mermer ion sütun parçaları meydana çıktı. Böylece burada büyük bir yapının olduğu ve daha sonra kirece girdiği öğrenildi. Ancak Athena mabedinin VI. asrın ilk yarısında inşa edilmiş olan ilk yapısının mermerden olmayıp, yerli Phokaia taşından olması lazım geldiği ve böylece kireç kuyusuna girmemiş olduğu düşünülerek kaya düzlüğünün doğu tarafında toprağın başladığı yerde 1954 yılında II. çukur açıldı. Burada ilk defa olarak M.Ö. VI. asrın ilk yarısına ait İon başlığı ile çeşitli mimari parçalar meydana çıkartıldı. Bu sebeple kaya düzlüğünün üzerinde bir zamanlar Athena mabedi yer aldığı fikri kuvvetlenmiştir. 1955’de yapılan kazılarda doğu yönündeki çukur genişletilmiş bu defa Hellenistik devre ait bir yapı içinde Roma devrinde yapılmış olan ilave duvarın moloz malzemesi arasında altıncı asrın ilk yarısına ait iki sütun başlığı parçası ile birkaç sütun parçası elde edilmiştir. Bugüne kadar çıkarılan mimari parçalardan şimdilik bu netice çıkarılabilir. M.Ö. VI. asrın ilk yarısına ve aşağı yukarı Ephesos’daki Artemis mabedinin zamanında inşa edilmiş olan ilk büyük yapı Harpagos tarafından, kısmen tahrip edilmiştir. Daire şekilli Akroter parçalarıyla sime parçaları belki bu tahripten sonra M.Ö. VI. asrın son çeyreğinde yapılmış tamir safhasına aittir. Xenophon’un bir pasajından anlaşıldığına göre, Athena mabedi M.Ö. V. Asrın sonunda yıldırımla tahribe uğramıştır. Fakat yıldırımın ne dereceye kadar hasar vermiş olduğunu henüz söyleyecek durumda değiliz. Böyle olmakla beraber (H) çukurunda meydana çıkan hurma dallı büyük sütun başlık, belki de bu tahripten sonra M.Ö. IV. asırda veya Hellenistik devirde yapılmış onarım sırasında meydana gelmiştir. Arkaik başlıkların ve sütun parçalarının Roma devrinde inşa malzemesi olarak kullanılmış olması birinci yapıya ait mühim kısımların Roma devri içine kadar ayakta durmuş olduğunu açığa vurmaktadır.
(H) çukurunda Hellenistik devre ait enteresan yapılar meydana çıktığı gibi burası arkaik çağ içine kadar giden seramik ve çeşitli buluntular da vermiştir. Bu çukur genişletilerek Athena mabedine ait kalıntıların araştırılmasına devam edilmiştir.

Herodotos’un anlattığına göre, Harpagos şehri muhasara ettiği zaman Phokaialılar mabetlerindeki bütün heykelleri ve sunuları götürmüşler, yalnız taştan madenden olanlarla resim halinde olanları yerlerinde bırakmışlardır. Bu konudan daha önce bahsetmiştik. Bu itibarla Harpagos’un şehri aldığı sırada vaki olan tahribat neticesinde toprağa intikal etmiş bazı küçük kalıntılarla taş heykellerin paçalarını ele geçirme çalışmalarında henüz sonuç alınmamıştır.
Siyah figürlü doğu Yunan seramiğinin elde edildiği (D) çukurunda M.Ö. VI. asra ait bir evin mühim kısımları meydana çıkarılmıştır. Bu evin bir odasının üç duvarı rektogonal(dışa gelen yüzleri düzeltilmiş, düzensiz açıları olan çok köşeli taşların harç kullanılmadan örülmesi tekniği) , bir duvarı da yalnız dış yüzde olmak üzere polygonal’dir. (Çok Köşeli)
Herodot’un hususi bir önemle övdüğü M.Ö. VI. asır Phokaia şehri duvarının Roma devrine ait olan kısmını elde etmem mümkün olmuştur.
Yarımadanın doğusunda berzah kısmında ve orta çağ şehir surunun yakınında açılan (F) çukurunda bir büyük yapıya ait Roma devri güzel işlemeli mimari bloklar elde edilmiştir. Bunların Phokaia’nın Roma devri Agorasına ait olması muhtemeldir.

V. SONUÇ
Son kazıların ışığında Phokaia tez konumla ilgili olarak yaptığımız araştırmadan çıkarabildiğim sonuçlar şunlardır;
Önce isminden başlayacak olursak, ele geçirilen paraların üzerinde, bilhassa ilk çıkan paraların üzerinde Fok balığı resminin bulunması şehrin isminin Fok balığı manasına geldiğini doğrular. Şehrin kuruluşuna gelince, şehrin kuruluşu M.Ö. VII. yüzyıl ortalarındadır. Ancak yapılan kazılarda VI. yüzyıla ait buluntular çıkarılmış, daha önceki devre ait herhangi bir buluntuya rastlanmamıştır. Şehrin kuruluş yerinin bugün Eski Foça dediğimiz yer olduğu kesinlik kazanmış durumdadır. Yalnız şehrin sınırlarının tespiti için yapılan araştırmalarda onun antik devirde bir ada olup olmadığı incelenmiş, neticede buranın Antik çağda da karaya bağlı olduğu tespit edilmiştir.
Phokaia’nın İonlar’dan önceki iskân dönemi hakkında kazılardan henüz bir sonuç alınamamıştır. Ancak şehrin İonlar’dan önce Kymeli Aioller tarafından iskân edildiği ileri sürülebilir. Bol sayıda elde edilen tek renkli kurşuni Aioleis seramiği daima çok renkli geç geometrik seramikle birlikte bulunmuştur. Bu buluntulardan İonlar ile Aioller’in Kymeliler’le birlikte oturdukları ve belki buraya savaşla değil, ticaret yoluyla yavaş yavaş kolonileştirdikleri sonucuna varılır. Phokaialılar birçok koloniler kurmuşlardır. Hatta burada şunu belirtebiliriz; uzun seyahatler yaparak, koloni kuran ilk şehir devleti Phokaia’dır. Kurdukları koloniler bugün dahi sayılı koloniler arasına girmiştir. Örneklemek gerekirse, Marsalia’yı (Marsilya) bunların başında saymamız gerekir. Ayrıca ilk defa elli kürekli gemi kullananlar da Phokaia’lılardır.
Şehir M.Ö. 544 yılında Persler tarafından muhasara edilmiş ve Perslerin eline geçmiştir. Ancak ele geçen buluntularda Grek, Hellenistik ve Roma devri buluntuları mevcut olduğu halde, Perslere ait herhangi bir buluntu yoktur. Bu da bize şehrin, Perslerin egemenliğinde, kültürlerinin etkisi altında kalmadığını gösterir. Phokaialılar M.Ö. VI.asırda altın çağlarını sürdürmüşlerdir. Bunu gerek askeri ve ekonomik yönden gerekse bu asra ait buluntuların zenginliğinden iddia edebiliriz. Örneğin Maltepe civarında yapılan çalışmalarda buranın Roma ve Helenistik çağlarında geniş iskân gördüğü, fakat büyük bir ihtimalle arkaik devirde de yerleşmeye sahne olduğu anlaşılmıştır. Buradan elde edilen çanak, çömlek bu mahallin M.Ö. VI. yüzyıla ait kültür katları kapsadığını gösterir. Şehirde düzgün kalıntılardan da anlaşılacağı gibi burada Helenistik etkisiyle meydana getirilmiş buluntular mevcuttur. Şehir M.Ö. 190 tarihine kadar Hellen uygarlığı etkisinde kalmıştır.

Bu tarihte Romalılar şehri ellerin geçirmişlerdir. Bu itibarla da şehirde Roma devrine ait kültür kalıntıları bulunmuştur.
Şehrin tarihi önemi ve o döneme ait gün ışığına çıkarılmamış birçok buluntuların olduğu tartışma götürmez bir konudur. Zaten şehrin değeri arkeologlarca da bilinmiş ve 19. yüzyıldan bu yana şehirde araştırmalara devam edilmiştir. Burada ilk çalışmalara Fransız arkeolog Felix Sartiaux yapmıştır. Ancak onun bulduğu şeyler, birkaç küçük çanak, çömlektir. Şehrin tarihini önemli derecede etkileyecek buluntular ortaya çıkaramamıştır. Ayrıca burada Myken seramiği bulduğunu iddia ettiyse de, bunlara herhangi bir örnek gösteremediği gibi bulduklarını iddia ettiklerini de nereye koyduğunu belirmemiştir. Ancak son kazısı olan 1920’deki buluntular diğerlerine nazaran biraz daha önemlidir. Şehirde araştırma yapan diğer bir arkeolog G. Weber’dir. Bu arkeolog şehrin tarihini ve mimarı yapılarını bize tanıtan önemli bilgiler bırakmıştır. Sartiaux’un çıkardığı mermer sütunlar ve süslü mermer duvarlarda Korent üslubu görülmüştür. Bu bize VII. ve VI. yüzyılda altın çağının yaşayan, askeri olarak değil, ancak sanatlarının yüceliği ve parlaklığıyla büyük ölçüde tanınan şehir Korinthosun etkisi altında kaldıklarını gösterir.
Yine yapılan araştırmalarda Doğu Yunan çeşitlerinde seramik ele geçirilmiştir. Bu seramiklerden Bayraklı’da da bulunmuştur. Ancak bu günkü Urla dolaylarında kurulmuş olan doğu tarzında kurşuni çömlekçilikte uzmanlaşmış ve hatta bu tip seramiği Mısır’a kadar götürmüş olan İon devleti Klazomania’nın etkisi Phokaia’da görülmez. Yani ele geçirilen seramik buluntular da “Klazomen” etkisi görülmez. Şehrin sikkelerine gelince; şehirde para basımı M.Ö. VI. yüzyılda olmuş ve çok değerli paralar basılmış, ancak bu yüzyıldan sonra para değerini kaybetmiştir.
Kitabelerde ise Phokaia’lı sofist Flavios’un, Hermokrates’e ithaf edilmiş uzun bir yazıtı göze çarpar, bu da Phokaia’lıların felsefe dalında da önemli rol oynadıklarını gösterir. Zaten M.Ö. V. asırda Phokaia kolonilerinde bir Eleatik felsefe okulu açıldı. Bu okul gelişti ve hatta batı Yunan’ın en önemli fikir kentlerinden biri oldu. Burada Zenom ve Parmonides gibi en büyük düşünürleri hocalık yaptı. Bu bize Phokaia’nın ilimde de ileri gitmiş bir şehir devleti olduğunu kanıtlar.
Delos adasında bulunan aslanların aynısından Phokaia’da bulunmuştur. Bu bence Attika Delos deniz birliği üyesi Phokaia devletinin onların etkisiyle meydana getirdiği bir eserdir.
Tüm bu küçük buluntular Phokaia’nın zamanın, ileri çağlarını yaşayan devletlerin etkisi altında kaldığını gösterir. Şimdi birde mimarı yapıları inceleyelim.

Phokaia büyük yapılar yönünden zengindir. Bu yapılarda da yabancı etkiler görülür. Taşkule’de Phrygia etkisi görülür. Zaten devrinde tüm Anadolu’yu etkisine almış olan Phrygia’lıların kaya oymacılığı da, doğu komşuları Urartular gibi ileri gitmiştik. Taşkule’de olduğu gibi kayalar içine odalar, koridorlar ve merdivenler yapılmıştır. Ayrıca motifler, mimari olarak Phokaia’nın Phrygia etkisinde olduğunun kesin kanıtıdır. Bunların dışında diğer bazı bölgelerde bulunan oyulmuş kayalar da Phrygia etkisinin sonucudur. Şehrin önemli mimari yapılarından biri olan Athena mabedi M.Ö. VI. yüzyılın ilk yarısında Efes’deki Artemis tapınağıyla aynı zamanda inşa edilmiştir.
Ancak buradaki hafriyatta mimari parçaların ele geçirilmesi buranın Harpagos tarafından yıkıldığını gösterir. Hafriyatta buranın orta mektep civarında bulunabiliceği düşünülmüştür. Gerçekten Yunan mimarisinde mabetlerin kasvetli yapılarını yumuşatmak için kullanılan akroterin burada bulunması yapının tahmin edildiği yerde olmasını kanıtlar. Ancak, bu yapının daha sonra Roma devrinde restore gördüğü muhakkaktır.
Şehrin surlarını inceleyecek olursak, Herodot’un bahsettiği gibi, surların çok kuvvetli olması gerekir. Çünkü birçok kez şehir önlerine gelinmiş ve şehir kendi teslim olmadığı zamanlarda alınamamıştır. Ancak bu surlar şehri savaşmadan ele geçiren Harpagos tarafından yıkılmıştır. Bu sonuca da şehir surlarının, kalıntılarının daha çok Roma devrine ait olmasından verilir. Tüm yazdıklarımızı toplamak gerekirse Phokaia çok önemli bir şehir devletidir. Henüz incelemeler bitmemiştir, incelemelerin devamı gerekmektedir.