Hasan Boğuldu ve Sutüven Şelalesi

06-02-18 hdomac 0 comment

Hasan Boğuldu; Kaz Dağları’nda Edremit- Akçay karayolundan 2 kilometre içeride bulunan Zeytinli Beldesi sınırları içindedir. Zeytinli Beldesine 5 kilometre mesafedeki gölet ve şelaleye Beyoba Köyü’nden geçilerek gidilir.  Sutüven, Hasan Boğuldu Milli Parkı’nda,  içinden Kızılkeçili çayının geçtiği Hasan Boğuldu göleti ve suyun 17 metreden düştüğü Sutüven şelalesi bulunmaktadır. Şelalenin ismi olan Sutüven “Sıçrayan su” demektir. Milli parkın deniz seviyesinden yüksekliği ise 798 metredir. Milli parka girildiğinde Sutüven Şelalesinin muhteşem manzarası ve büyüleyici güzelliği ile karşı karşıya gelinirken, 10 dakikalık bir yürüyüşle Hasan Boğuldu göletine ulaşılmaktadır.

Sıradışı bir güzelliği sahip olan oksijen deposu Kazdağları’nın eteklerinde yer alan Hasan Boğuldu, hüzünlü bir aşk öyküsünün ev sahibidir. Ve bu muhteşem öyküyü edebiyatımızın usta şair ve yazarı Sabahattin Ali kaleme almış, öykü ile birlikte “Hasan Boğuldu” kısa zamanda ilgi çekici ve ziyaret edilmesi gereken yerlerden biri haline gelmişti.

Sabahattin Ali’nin “Hasan Boğuldu” eserinde Hasan ile Emine’nin acıklı hikâyesi, Hacer ismindeki bir Yörük kızının ağzından aktarılır. Sabahattin Ali’nin edebiyatımıza kazandırdığı öyküyü yörük kızı şöyle anlatır;

Hasan ve Emine’nin aşk öyküsü

Hasan, Zeytinli’de bahçıvandır… Ufacık bir bahçesi vardır; bu bahçeye yazın bostan, yeşillik eker, kışın ise zeytin toplamaya gider, yaşlı bir anasından başka kimsesi yoktur. Pazarlara gidip bostan satınca da parasını getirir, anasına teslim eder. İşte o zamanlar Yüksekoba’dan Emine, Edremit pazarında Hasan’ı görür. Emine, dağ gibi bir Yörük kızıdır. Babası ağaç devirip kereste yapar, annesiyle Emine de arılara bakar. Emine, Edremit pazarında Hasan’dan bostan alır; Hasan, bostanları Emine’nin heybesine doldururken: ‘Yörük kızı!’ der, ‘Yükün ağır oldu. Kazdağı’nın yolu çetindir, nasıl çıkacaksın?’ Emine onun yüzüne gülerek: “Ne sandın düz ovalı!’ Biz dağlıyız, sizin boş çıkamadığınız bayıra biz kırk okka yükle çıkarız!”

Hasan önüne bakar, Emine yoluna gider, ama ertesi pazar yine onun sergisine varır ve:  “Bostanların iyi çıktı, sarı oğlan, al sana bal getirdim!’ der; omzundan bal teknesini indirip bir gömeç alır ve Hasan’a verir. Hasan’ın yüzü al al olur ve  “Ne zahmet ettin, Yörük kızı!” der, ama Emine cevap vermeden güler ve yoluna gider.

İkindi vakti Hasan eşeğini önüne katıp köye dönerken, Kadıköy Mezarlığı’nın önüne varınca, bakar ki Emine heybesi sırtında ilerlemekte. Önce dili tutulur, ardından yürümeye devam eder, sonra yüreğine bir cesaret gelir ve eşeğini sürüp Emine’nin yanına varır:  “Uğurlar olsun, yörük kızı! Sen hangi obadansın?” diye sorar. Emine, Hasan’ı görünce: “Sana da uğurlar olsun, sarı oğlan! Ben Yüksekobalı’yım sen nerelisin?” der. “Ben Zeytinli’denim… Köye kadar yolumuz bir…Heybeni eşeğin üstüne at da rahat git!” diye de ekler. Ancak Emine “Olmaz! Ovada heybeyi eşeğe taşıtırsam, koca dağa bu yükle nasıl çıkarım?” diyerek Hasan’ın teklifini reddeder.

Zeytinli’ye gelene kadar yan yana yürürler; az konuşup çok bakışırlar; ama ikisinin de gönlü birbirini sever. Ondan sonra her pazardan beraber dönmeye başlarlar. Emine arada bir Hasan’ın, Zeytinli’nin alt başındaki bahçesine uğrayıp ona süt, peynir, bal götürür; Hasan, Emine’ye dut silker, kiraz, vişne toplar. Bu münasebet böylece sürüp gider. Hasan’ın anası bakar ki bu iş böyle sürüp gidesi değil… Oğlunu önüne oturtup Emine’yi ailesinden istemeyi teklif eder. Hasan da hep bunu düşünmekte, ama bir türlü işin içinden çıkamamaktadır. Annesinin teklifi üzerine Emine obadan indiği bir gün onu bahçede yanına oturtur ve başlar konuşmaya: “Emine, bahar geçti, yaz geçti; leylekler yerine göçtü! Kış gelip dağları yolları kar örtmeden ya sen bana gel, ya ben sana geleyim!”

Emine’nin yüzü sapsarı olur: “Ah, Hasan! Kışın derdi senden evvel benim içime çöktü, ayrılık günleri geldi çattı. Ne ben senin köyünde edebilirim, ne sen benim obamda… Bu yaz büyük günah işledik… Artık sen beni unut, ben de seni unutayım…”der. Bunu duyan Hasan’ın aklı başından gider Emine’nin eline sarılır, yalvar yakar olur ama nafile. Emine’nin endişeleri farklıdır. “Ben dağlıyım, bu çukur ovalarda kalamam. Köyünüzün eli kınalı kızlarına katışamam, senin içine dert olur… Kızılbaş kızı geldi de Hasan’ı elimizden aldı derler, benim içime dert olur… Yörük kızı dağdan köye, çadırdan eve inmemeli… Ben seni görmemeliydim… Gördüm, sözüne uymamalıydım… Ama neyleyim, senin de tatlı sözünle güler yüzün etti bunları… Hadi benim Sarı Hasan’ım, tut ki birbirimizi düşte görmüş de uyanmışız… Bırak beni dağıma gideyim!” diyerek Hasan’a kararını bildirir.

Hasan’dan aşk uğruna fedakarlık

Bildirir bildirmesine ama o günden sonra Hasan’ın yüzü bir daha gülmez, rengi de yerine gelmez. Pazarlara ayva, nar satmaya gider, ne alıp ne verdiğini bilmeden geri döner. En sonunda bir gün dayanamaz ve Edremit pazarı günü, akşam vakti Zeytinli’nin üst başında, Yüksekoba’ya giden yolun kıyısında oturup Emine’yi beklemeye başlar… Az sonra Emine yolun alt başında görünür. Onun da yüzü sarı, hali perişandır. Hasan’ı görünce yüreği yanar, ama hiç aldırmadan oradan geçip gitmeye niyetlenir. Hasan yolunu keser: “Emine!’”der, “Bu dünyada gönlüne karşı gelen babayiğit çıkmamış. Ocağına düştüm! Deli gönlün bizim çukur köyümüze sığmazsa al beni obana götür! Ananı ana, babanı baba bileyim; ineğini sağıp davarını güdeyim; babanla tahta biçip keresteyi dağdan sırtımda indireyim. Tek beni buralarda garip koyup gitme!..”Emine durur, Hasan’ın yanına çöker, gözlerini koluna siler ve: “Hasan” der, “Yüreğimi deldin! Ne çare ki dediğin olacak iş değil. Ovada büyüyen dağda yapamaz… Dağın suları serindir ama yolları sarptır, kışı çetindir… Kar altında odun kesmek, bahçeye bostan ekmeye benzemez. Benim erim diye götürdüğüm adamı obamızın yiğitleri kınamamalı!.. Ben seni bildim, artık gözüme hiçbir yiğit görünmüyor; ama anamın, babamın, akranımın yanında seni küçük düşüremem. Sal beni gideyim!”

Hasan bu sözlere rağmen bir türlü vazgeçmek istemez: “Her işi yaparım; obanızın yiğitlerini kardeş bilip işlerine koşarım; eğer of dersem kov beni köyüme gönder!”der. Emine’nin aklı yatmaz, ama yüreği yumuşar: “Haftaya burada bekle de cevabımı al!”diyerek Hasan’ın içinde bir ümit ışığı yakar.

Aradan bir hafta geçer geçmesine de bir de Hasan’a sormak lazım o bir haftanın nasıl bin yıl gibi zor geçtiğini. Neyse gün gelir, yolun başında Emine’yi beklemeye koyulur Hasan… Çok geçmeden yörük kızı görünür… Sırtında koca bir çuval vardır.  Hasan’ın yanına gelince: “Hasan!” der, “Anamla, babamla danıştım; onlar da emmilerimle danıştılar. Ovalıya varanın, ovalıdan kız alanın onduğunu gören yok. Deli kız, deli kız! dediler. Yüksekoba’da gönlünü verecek yiğit mi bulamadın? Ben de: Herkesin yiğidi kendi gönlüne göreymiş! Peki, öyleyse dediler, bir sına bakalım, senin yiğidin Kazdağı’ndaki yörük Emine’ye er olacak adam mı? Konuşup sözbirliği ettik: Zeytinli’den kırk has okka tuz aldım; bunu sırtına vurup bir yerde durup dinlenmeden benimle Yüksekoba’ya çıkabilirsen haftaya düğünümüz olacak. Kırk okka yükle dört saatlik dağa çıkan adama eğri bakacak babayiğit bizim obamızda yoktur. Çıkamazsan, kaderimiz böyleymiş!” diyerek Hasan’ın sırtına tuz dolu çuvalı yükler.

Tuz yüklü çuvalla sınav

Hasan, Emine’nin önüne düşüp yürümeye başlar. Ayakları kuş gibi uçmaktadır. Beyobası’nı geçerler, bayır aşağı dereye inerken Emine bir bakar ki, Hasan’ın yüzünden, ellerinden su gibi ter boşanmakta… Az önce genişleyen yüreği daralır, anlar Hasan’ın bu sınavı geçemeyeceğini.

Sutüven’in yanına gelince Hasan durur:  “Emine!’ Bana ettiğin zulümdür! Tuzlar sırtımı yaktı… Dur bir soluk alayım!” der demesine, ama Emine de “Kavlimizde durup dinlenmek yok!” deyip yürümeye devam eder. Hasan biraz daha yol alır, yine durup yalvarır: “Emine, zalim anana babana uyup beni çok ağır sınadın! Bu kadarı yeter, hadi köye dönelim!”

Emine’nin yüreği dilim dilim olur da yine de içindekini dışarı vuramaz.  “Ben sana dedim Hasan, bu dağlar sana göre değil! Ver çuvalı ben gideyim”. Hasan gayretlenir, biraz daha yürür. Gök Büvet’in oraya geldiklerinde dizleri bükülür ve olduğu yere çöker kalır. “Ah, Emine! Beni boş yere yaktın. Ben bu dağlara çıkamayacağım, gel köye dönelim!” Ama nafile… Emine “Nuh” der “Peygamber” demez, ağzını açıp bir söz demeden Hasan’ın sırtından düşen çuvalı yüklenir, tek başına, arkasına bakmadan yürür gider. Hasan, anasız kalmış yavru kuş gibi ardından seslenir:

Emine, obana gelemem, köyüme dönemem, beni buralarda bırakıp gitme!”

Emine, bir yerde durup soluk almadan, bir kere dönüp ardına bakmadan kırk okka tuzla obaya varır. Anası babası onu görünce olanları anlarlar. Kız, çuvalı oraya atıp yere yıkılır, kendinden geçer; ama daha ortalık kararmadan yerinden fırlar: “Duydunuz mu? Hasan beni çığırıyor!”der. Anası babası sorarlar:  “Hasan’ı nerde bıraktın?” “Gök Büvet’in orda!”  “Kız sen deli mi oldun? İki saatlik yerden buraya ses gelir mi?” Emine, kimsecikleri görmez, kimseciklerin sözüne bakmaz, durup dinler, sonra:  “Anacığım! Bak nasıl çığırıyor! Yazık oldu… Dur bir varıp bakayım!”der.

Hasan ve Emine’nin hazin sonu

O gece Emine’yi zor tutarlar, obanın yanındaki ormanlarda sabaha kadar dolaşır. Gün ağarırken Gök Büvet’e iner. Bakar, oralarda kimsecikler yok… Suyun yanından geçip gider ki bir de ne görsün: Hasan’ın dallı çevresi, koca çınarın su içindeki dallarından birine takılmış, yüzüp durmakta… Onu oradan aldığı gibi koynuna sokar… Dere boyunda bir aşağı, bir yukarı koşup: “Hasanım! Ses ver de yanına varayım!’diye bağırmaya başlar. Her defasında dağlar taşlar ses verir:

Emine, ben senin ardından gelemedim, sen benim ardımdan geleceksin!

Yemeden, içmeden üç gün dağlarda, ormanlarda, dere boylarında dolaşıp Hasan’ı arayan Emine; Zeytinli’ye inip Hasan’ı anasından sorar. Zavallı kadın, saçını başını yolup ağlamaktadır. Köylüler Hasan’ın Gök Büvet’te boğulduğuna inanmakta “Güz yağmurlarından derenin suyu coştu. Ölüsü kim bilir hangi kovuğa girip kaldı? Belki de sular aldı denize götürdü!” demektedirler. Emine bunu duyunca:”Yalan! Hasan ölmedi ki! Beni çığırıp duruyor ama yerini diyivermiyor. Araya araya bulurum helbet!” diyerek durmadan Hasan’ı arayıp durmaktadır. Anası babası ardına düşerler, alıp bir odaya kapatırlar. O bir yolunu bulur, dere boyuna iner, Hasan’a seslenir. Gök Büvet’in yanındaki kayalara oturur, koşmalar düzer. Bir gün anasına:

Hasan bana yine seslendi; bugün beni Gök Büvet’te bekleyecek. Bu sefer sağlam kavilleştik, gayrı kavuşacağız!der.

Annesi, kızındaki büyük değişikliğin farkındadır, ağlayıp dövünmeye başlar. Emine bir yolunu bulup yine ortadan kaybolur. Akşamüstü Gök Büvet’in oradan geçenler Emine’yi Gök Büvet’in yanındaki koca çınarın dalında, Hasan’ın çevresiyle kendini asmış olarak bulurlar. İşte Gök Büvet’e o zamandan beri “Hasan Boğuldu”, yanındaki koca çınara da “Emine Çınarı” denilmektedir.

Bu hüzünlü aşk hikâyesinin ardında Sabahattin Ali’nin yazdığı Emine’nin Hasan’ına kavuşmadan önce okuduğu bir de şiir bulunmaktadır;

Uzaklardan sesin aldım, Çevreni derede buldum;

Nereye gittiğin bildim, Hasanım arkandan geldim.

Sarı kahküllü, dal boylum; Saz benizli, ayva tüylüm;

Tatlı sözlü, melek huylum, Hasanım ardından geldim.

Köyden, obadan koğulan, Duru sularda boğulan,

Toz köpük olup dağılan Hasanım ardından geldim.

Sarp dağlara getirdiğim, Kavuşmadan yitirdiğim,

Ak kefensiz yatırdığım Hasanım ardından geldim.

Emine’yi yaslı eden, Kerem olup Aslı eden,

Dağı taşı sesli eden Hasanım ardından geldim.”

Hasan Boğuldu ve Sutüven Şelalesi bugün çok sayıda ziyaretçiyi ağırlayan eşsiz güzellikte bir tabiat harikasıdır. Hasan Boğuldu göleti berrak turkuvaz rengi suyu ile ziyaretçileri büyülerken, Sutüven Şelalesi ise 17 metreden düşerken çıkardığı sesle âdeti terapi etkisi oluşturmaktadır. Milli Park bünyesinde ayrıca piknik alanları, yürüyüş yolları ve dinlenme bankları ile köylülerin organik ürünlerinden oluşan tezgâhları bulunmaktadır. Bu tezgâhlarda bal, pekmez ve incir gibi doğal ürünler satılmaktadır.

Öte yandan Hasan Boğuldu’nun öyküsü Türk Sinemasına da yansıtıldı. Orhan Aksoy’un yönetmenliğini yaptığı 1990’da gösterime giren filmde başrolleri Hülya Avşar ve Yalçın Dümer paylaştı.